ana arrow ana arrow fizik
EINSTEININ BİLİM TARİHİ AÇISINDAN ÖNEMİ PDF Yazdır E-posta
Yazar Doç. Dr. Hüseyin Gazi TOPDEMİR§   
Salı, 25 Mart 2008


Einstein’ın bilimsel çalısmalarının bilim tarihi açısından önemini hem tarihsel hem de bilimsel doğrular açısından belirleyebilmek için, öncelikle 20. yüzyılın baslarında fizik biliminin ulass olduğu düzey ile bu yüzyılı gerçek boyutlarıyla düsüncede dile getiren temel felsefi eğilimin ne olduğunu ve ne gibi nitelikler tasıdığını belirlemek zorunlu bir önkosuldur. Bu en az iki nedenden dolayı böyledir:

 

1. Tarih boyunca bilim ve felsefe birbirlerini etkileyen ve yönlendiren iki üst entelektüel
uğras olarak gelismistir.
2. 20. yüzyıl fiziğinin iki temel kuramı olan Kuantum ve Görelilik’in Varlıkbilimsel
(Ontolojik) ve Bilgikuramsal (Epistemolojik) boyutlarının anlasılması, büyük ölçüde
bu yüzyıl felsefesine dayalı bir analize gereksinim göstermektedir.
Bu belirlemeler ısığında konu irdelendiğinde, tarih boyunca bilim ve felsefenin yalnızca
birbirlerini etkiledikleri değil, ancak birbirleriyle gerçek anlamda karsılastıkları veya yüzlestikleri
birkaç an olduğunu hemen görmek kolaydır:
1. Aydınlanma ve bilimsel devrim yüzyılı,
2. Yirminci yüzyılın hemen basları,
3. 1950’lerden sonraki yeni bilim anlayısları,

Düsünce tarihine baktığımızda, entelektüel kültürün iki temel öğesi olan bilim ve felsefenin, bütün çağlar boyunca içeriği ve kapsamı farklı olmakla birlikte, birbirlerini etkilediklerini görmekteyiz. Diğer taraftan bu iki etkinliği bir arada yürüten bilim ve düsün adamları olduğunu da bilmekteyiz. Antik Çağ’ın büyük düsünürü Aristoteles, Modern Çağ’ın iki önemli düsünürü Descartes ve Kant bunun en güzel örnekleridir. Bu bağlamda Aristoteles’i bilim adamı veya filozof olarak nitelemek nasıl ki basit bir keyfiyet haline geliyorsa, aynı sekilde Descartes veya Kant’ı da filozof ya da bilim adamı olarak betimlemek de aynı derecede bir keyfiyete dönüsmektedir. Bunun nedenini bir ölçüde bilim ve felsefenin gerçekliğin iki farklı yüzü olmasında aramak gerekmektedir. Ancak yukarıda kast edilen karsılasma ise, yan yana yürüdüğü düsünülen bu iki üst entelektüel etkinliğin, asağıda gösterildiği gibi, aynı zamanda belirli zaman dilimlerinde birbirlerine olağanüstü değerli düsünsel malzeme sağladıklarını ve bu bağlamda verimli kesif süreçlerine yol açtıklarını belirtmeyi hedeflemektedir. Orta Çağ’ın geleneksel, otoriteye bağlı, katı mantıkçı düsünsel yapısına bir baskaldırı olarak kendini ortaya koyan Aydınlanma Dönemi düsüncesinin yarattığı ciddi atılım, hem 18. yüzyıl bilimsel devriminin gelismesini sağlamıs ve hem de geleneksel bilim dallarından belirli yönlerden farklılıklar tasıyan yeni disiplinlerin ortaya çıkmasına yol açmıstır. Tarih, sosyoloji ve psikoloji gibi disiplinlerin bu yüzyılda bağımsız birer bilim dalı haline gelmeleri, bu gelismenin bir sonucudur. Ancak bu çalısmada asıl üzerine vurgu yapılacak nokta bilimsel devrimdir. Batı kültür çevreninin ısrarla ve haklı bir biçimde önplana çıkarmak istediği bilimsel devrim, aslında modernitenin tarihsel utkusunun somutlastığı bir dönemdir. Çünkü bu döneme iki unsur egemendir: Usçuluk ve bilim. Usçuluğun (Rasyonalizm) vurgu yaptığı öğeler, insan aklı, öznellik ve yöntemsel kuskudur. Bilimin vurgusu ise, ideal örneğini Newton’un verdiği düsünülen ve bütün doğayı mekanik etkilesimle açıklamayı hedefleyen Mekanikçi Kuram’dır. Mekanikçi Kuram, tarihte bilim ve felsefenin karsılastıkları ilk büyük anın bir sonucu ve ürünüdür. Tüm fiziksel olguların mekanik ilkelere dayanılarak açıklanabileceği savını temele alan Mekanikçi Kuram’ın yoğun etkisiyle doğal olarak, tüm doğa olgularının bu anlayısa dayanılarak anlamlandırıldığı ve açıklandığı bir bilim modeli gelismis ve bu Newton’un Principia’sında olağanüstü bir basarı olarak ortaya çıkmıstır. Öyle ki, Newton’un Principia’da sergilediği tutarlı aksiyomatik yapı, hem kendisinin yasadığı dönemde, hem de daha sonraki dönemlerde tüm bilim dalları tarafından öykünülecek bir basarı haline gelmistir. Bu yüzden o sıralarda bilim yapmak demek, örneğin ısı, ısık veya akıskanlara iliskin olguları mekanik modellere indirgemek anlamına gelmekteydi. Mekanik görüsün fiziğin tümüne egemen olması da bu demekti. 19. yüzyıla gelinceye dek kimse bu görüsün yıkılabileceğini aklından geçirmediği gibi, ilerdeki tüm gelismelerin de bu çerçeve içinde süreceği sanılıyordu.1 Bu yaklasımın esasını olusturan savsungu (argüman) söyle gelistirilmisti: Bütün evren, Newton yasalarına uyan koskocaman bir makinedir. Dolayısıyla da, mekanik bir sistemin su andaki durumunu, yani sistemi olusturan parçacıkların hızları ile konumlarını ve bunlar arasındaki etkin kuvvetleri biliyorsak, o sistemin gelecekte veya geçmiste herhangi bir andaki durumunu kesinlikle belirleyebiliriz. Zaten bir problemin mekanik çözümü de bu demektir. Öyleyse, evreni büyük bir makine saydığımızda ve su andaki durumuyla etkin kuvvetleri de biliyorsak, geleceğini herhangi bir anında en küçük ayrıntısına varıncaya dek öngörebiliriz.2 Bundan dolayı, daha sonra gelen fizikçiler de, doğal olarak, dönemin fiziğinin gözde konusu olan elektromanyetik dalgalar da dahil olmak üzere, bos uzayda her türlü yayılım için mekanik bir model aramıslardır. Bu model içerisinde tutarlı bir devinim açıklaması yapabilmek için de bilim adamları, yine kökleri felsefeden gelen, adeta sonsuz katılığa sahip bir maddeye, etere gereksinim duymuslardır. Çünkü eğer bu türden maddesel bir ortam söz konusu değilse, o zaman örneğin elektromanyetik dalgaları Mekanikçi Kuram’a dayanarak açıklamak da olanaksızlasacaktır. Aslında elektromanyetik dalgaların yayılması için hava, su veya baska bir maddesel ortama gereksinim olmadığından, diğer dalgalardan farklı olarak bunlar maddesel bir ortamı gerektirmezler. Zaten bunları diğer dalga türlerinden ayıran en belirgin özellikleri de budur. Ancak mekanik görüsün etkisiyle hareket eden 19. yüzyıl fizikçileri, bunun aksine, elektromanyetik dalgaların yayılmasına aracılık eden maddesel bir ortamın varlığını zorunlu sayıyorlardı, çünkü mekanik dalgalar ancak maddesel bir ortamda yayılabilirdi. Bu ortam eterdi ve eter tüm evreni doldurduğundan, elektromanyetik dalgaların geçisine de aracılık etmekteydi.3 Eterin bilim adamlarının dünyasında üstlendiği yol gösterici marifet bunlarla da sınırlı kalmamıstır. Bilimsel devrimin muhtesem bilgini Newton da zaman zaman bu rüzgâra kendini kaptıranlardan birisidir. Descartes’ın savunduğu mekanikçi görüsün etkisiyle olsa gerek, Newton da eterden hem çekim yasasının, hem de ısık parçacıklarının boslukta iletilmesinin açıklanması gibi, birbirinden çok farklı amaçlar için yararlanma yoluna gitmistir. Bununla birlikte, mekanik felsefenin zaman zaman yaratığı baskıya karsı koymak ve bu bağlamda evrensel çekim veya ters kare kanununu açıklamak için, yama bir varsayım olarak da kullanılmıstır.4 Felsefenin gelistirdiği bir düsünsel platformun, çağının bilimini ne denli ve nasıl etkilediğinin somut bir göstergesi olan bu gelismeden sonra, yukarıda belirtildiği üzere, yirminci yüzyılın baslarında bir kez daha felsefe ve bilim yüzlesmek durumunda kalacaklardır. Ancak bu yüzlesmeye değinmeden önce, mekanikçi görüse bağlı kalan bilimde ortaya çıkan olağanüstü 2 Infeld, s. 22. 3 Infeld, ss. 25–26. 4 James Clerk Maxwell, “Ether”, Çeviren: Aziz Yardımlı, Uzay, Zaman, Özdek, İstanbul 1998, ss. 19–31. Eter kavramının ayrıntılı bir biçimde ele alınısı için su kaynaklara bakılabilir: Kenneth F. Schaffner, gelismelerin de felsefeyi etkilediği ve Pozitivizmi egemen bir konuma tasıdığını belirtmek yerinde olur. 20. yüzyılın baslarına gelindiğinde, bilim topluluklarına karamsarlık ve hüzün egemendi. Çünkü mekanik doğa anlayısının temel dayanağı olan eter “bilimsel olarak” bulunamamıstı. Bunun 19. yüzyıl bilimi açısından asıl sarsıcı yönü elektromanyetik kuramın eterle yorumunun tüm mekanik temellerini sarsmıs olmasıdır. Bu olumsuz durumu gidermeye yönelik birçok girisim baslatılmıs, ancak bu açıklamalardan hiçbiri, üzerinde hemfikir olunacak denli doyurucu olmadığından, bilim dünyası bir ikilem içerisine düsmüstür: Gerçekten eter var mıdır yok mudur? Varsa neden ortaya çıkarılamamıstır? Bu soruların asıl önemi, ortaya çıkan sonucun modern bilim açısından gerçek bir krize yol açmıs olmasıdır. Çünkü bu durumda ya kuramdan vazgeçilecektir ya da gözlem sonuçlarının basarısız olduğu kabul edilecektir. Kuramdan vazgeçmek, almasık (alternative) yeni bir kuram olmadığı durumlarda kolaylıkla benimsenecek bir davranıs olmadığından, bilim adamları kuramdan vazgeçemezlerdi. Dolayısıyla da eteri yok saymaktansa, yani kuramdan vazgeçmektense, aslında eterin var olduğunu, ancak bulma çabalarının yetersiz kaldığını ileri sürmek daha tutarlı bir çözüm olarak görülmüstür. Bilimde ortaya çıkan bu yaklasım ise 20. yüzyılın en önemli bilim felsefelerinden birisi olan Paradigmacı bilim anlayısının doğmasına yol açmıstır. Böylece bilime problem alanı yaratan felsefe, sonunda bilimin verileri üzerinde yeni çıkıslar yapacak verimli bir zemine ulasmıstır. 19. yüzyılın sonlarına kadar egemen bir unsur olarak fizikte yer alan eter ve etere iliskin tartısmalar böylece Einstein’a kadar gelmistir. Einstein 20. yüzyılın esiğinde bilimde ortaya çıkan bu krizi çözebilmistir. Bununla birlikte, Einstein’ı sonucu götüren düsünsel sürecin asıl mimarlarının da, birkaç yüzyıl önceden ortaya çıkmıs olan bilim ve düsün adamları olduğu bugün artık çok açık olarak anlasılmıstır. Bununla birlikte, öncelikle sunu belirtmeliyiz ki, bu dönem, bilimin mekanik açıklamadan ayrılıp matematiksel soyutlamaya doğru yöneldiği bir dönemdir ve bu türden bilim yapma tarzı ise çok daha öncelere, Galileo’ya kadar gitmektedir. Bununla birlikte fizikçileri, pürüzsüzce isleyen mekanik bir evren inancına güvenmemeye ilk kez götüren etkenler ise, Newton mekaniğinin atom altı dünyada ve galaksiler arası uzayda karsılasılan problemleri çözümleyememesiyle ortaya çıkmıstır. Isığın hızının ne Dünya’nın hareket yönünde ne de karsıt yönde değismediğini kanıtlayan ünlü Michelson-Morley Deneyi’nin sürece eklenmesiyle birlikte, artık doğada mekanik olarak açıklanacak hemen hiçbir olgu alanının olmadığı çok açık olarak algılanmıstır. Simdi artık bilimde bütünüyle matematiksel soyutlamalara veya idealizasyona dayanan kuramsal açıklamalar dönemi baslamıstır. Baslayan bu sürecin iki büyük kuramsal yapıyla sonlanmıs olması da bu durumun en açık kanıtıdır. Bu büyük kuramlardan birisi madde ve enerjinin temel birimlerini ele alan Kuantum Kuramı, diğeri de uzay, zaman ve tüm evrenin yapısını ele alan Görelilik Kuramı’dır. Çağdas fiziğin temelleri olarak kabul edilen bu her iki kuram da, kendi alanlarında doğayı uyumlu matematiksel bağıntılarla, denklemlerle anlatmaktadırlar. Isığın radyasyon ve yayılmasını yöneten kanunları çok dakik bir doğrulukla tanımlayan denklemler gibi.5 Böylece bilimin konusunu nesnelerin veya olguların sayı ve ölçüye dayanan boyutlarının olusturduğu anlayısı, yeni bilim görüsünün ve bilgi kuramının temelini olusturmaya baslamıstır. İste bu gelisim sürecinin sonunda ortaya çıkmıs olan Einstein, hem bu süreci mükemmel bir biçimde kavrayıp, hem de ortaya çıkan gelismeleri kendi bilimsel çalısmalarının temeline oturtmayı basarmıstır. Bu bağlamda artık doğal olarak, Einstein problemlere salt düsünsel açıdan veya kurgusal olarak yaklasmayı ve büyük ölçüde düsünce deneyleriyle açıklayıcı modellemeler olusturmayı hedeflemistir. Bu kurgusal açıklama evreninde artık mekaniksel açıklamanın gerektirdiği eter gibi bir ek veya yama varsayıma da gereksinim yoktur. Asağıdaki alıntı bu durumu çok açık olarak ortaya koymaktadır: “Birinci görüse (deneyle doğrulanmıs olan) göre, dalga optiğinin dünyanın mekanik olarak betimlenmesini benimsemesi ciddi yanlıslıklar yaratmak durumundadır. Eğer ısık elastik bir cisimdeki (eter) dalgalanma hareketi olarak yorumlanıyorsa, o zaman ısık dalgalarının enine dalgalar olması nedeniyle, bunun esasen boyuna dalgaların olusamadığı, sıkıstırılamayan katı bir cisim gibi, her seye olanak tanıyan bir ortam olması gerekirdi. Dolayısıyla duyulur (ponderable) cisimlerin hareketine hiçbir zaman direnç göstermediğine göre, böyle bir eter maddenin geri kalanı yanında hayalet gibi bir varlık olmak zorundadır.”6 Bu cümleler eterin varlığına iliskin olarak Einstein’ın yaklasımını sergilemesi bakımından büyük önem tasımakla birlikte, aynı zamanda bilimin ve bilim adamlarının etere olan bağlılığının asıl nedeninin, anlasılması güç felsefe sorunlarının bilime yaptığı kalıcı katkılar olduğunu göstermesi bakımından da dikkat çekicidir. Çünkü burada açıkça birkaç yüzyıldan buyana baslayan yeni doğa ve evren anlayısı ve bu anlayısa bağlı olarak gelistirilmis soyutlamacı ve idealizasyona dayanan bilim görüsüne dayanılarak eterin varlığı yadsınmakta ve dolayısıyla da gereksiz görülmektedir. Baska bir deyisle, bu yeni bilim yapma anlayısının son ve yetkin temsilcisi olarak Einstein, bu dönemde, uzun yıllar boyunca egemen olan eter varsayımını ortadan kaldırabilmistir. Artık bilimde bütünüyle kurgusal bir döneme girilmis ve bilim mekanik açıklamadan ayrılıp matematiksel soyutlamaya doğru yürümeye baslamıstır. Bu yürüyüs ise yukarıda da değinildiği gibi, iki önemli kuramla, Kuantum ve Görelilikle, sonuçlanmıstır. Bu noktadan itibaren Einstein’ın düsüncelerinin bilim tarihi açısından tasıdığı önemi belirleyebilmek için, soyutlama ve idealizasyon kavramlarını dikkatlice irdelemek gerekmektedir. Buna göre Einstein’ın düsüncesini dayandırdığı temel etmenin sağduyu değil, insan aklının özgürce ve en kapsamlı bir biçimde çalısmasına olanak sağlayan imgelem olduğunu belirtmek gerekmektedir. Zaten kendisi de bu gerçeği dile getirmek gereksinimini duymus ve “İmgelem bilgiden daha önemlidir.” demistir. Bu belirleme, çağdas bilim tarihi ve felsefesi açısından üzerinde durmamızı gerektiren temel bir farklılasmanın olduğunu görmemizi gerektirmektedir. Çünkü geleneksel bilim yapma etkinliği ve bu etkinliği betimleyen bilim tarihi çalısmalarının dayandırıldığı düsünsel platforma göre; bilim, olgunun gözlemlenmesi, deneyle ulasılan sonuçların doğrulanması ve eğer olanaklıysa, sonuçların kesinliğini artırmak ve dilsel kaynaklı kaymaları önlemek için matematiksel (nicel) olarak ifade edilmesi sürecidir. Oysa kısmen modern dönemde baslayan ve 20. yüzyıla gelindiğinde, büyük ölçüde yerlesik nitelik kazanan bilim çalısmalarının doğasında baska bir etmenin öne çıkarıldığı anlasılmaktadır. Burada artık varsayımsaltümdengelimsel (hypothetic-deductive) bir anlayısla problemlerin ele alındığı görülmektedir. Bu anlayıs büyük ölçüde kurgusal bir bağlamda gelistiği için de sağduyudan çok imgelen yetisini önplana çıkarmıstır. Nitekim Einstein’ın özellikle Genel Görelilik Kuramı’nın temel problemlerini anlatmak için dile getirdiği deneylerin “salt düsünce deneyleri” olması bunun açık bir kanıtıdır. Su tümcelerde olduğu gibi: “Önümüzde temel Galileo İlkesinin gerektirdiği kosulların yaklasık olarak bulunduğu, bos uzayın yıldızlardan ve diğer büyük kütlelerden son derece uzaklastırılmıs büyük bir parçasını,… Galileo referans cismi olarak da bir odayı andıran ve içinde aletlerle teçhiz edilmis bir gözlemcinin bulunduğu bir kutuyu düsünelim. Doğal olarak bu gözlemci için çekim diye bir sey olmadığından, iplerle kendisini sıkıca dösemeye bağlamalıdır, aksi takdirde yerle en küçük bir çarpısma, kendisinin yavasça odanın tavanına doğru yükselmesine sebep olacaktır. Kutunun kapağının ortasına dısarıdan ucunda ip olan bir çengel takılmıs olsun ve simdi bir “varlık” bunu sabit bir kuvvetle çekmeye baslasın. Kutu, gözlemciyle birlikte düzgün ivmelendirilmis bir hareket içinde “yukarı” doğru hareket etmeye baslayacaktır. Hız ise zamanla inanılmaz değerlere çıkacaktır. Tabi bütün bunları iple çekilmeyen baska bir referans cisminden gözlediğimiz takdirde.”7 Görüldüğü üzere ve yukarıda belirttiğimiz gibi, bütünüyle imgeleme dayandırılmıs bir anlatım söz konusu edilmekte ve “çıkarımsal bilgi” bu kurguyla olusturulmaktadır. Bu da açıkça artık Einstein’ın, dolayısıyla da çağının bilimsel çalısmalarında, pek çok bilim probleminin çözümünde etkin bir biçimde mantıksal veya felsefi yöntemlere basvurulduğunu göstermektedir. Bu aslında yeni bir bilim anlayısıdır ve bu bilimi anlayıp açıklayacak bilim tarihi ve felsefesi çalısmalarının da benzer bir değisim ve dönüsüme uğramasının gerektiğinin de açık bir göstergesidir. Nitekim bu bağlamda ele alındığında, artık günümüz bilim tarihi ve felsefesinin temel kabullerinde, önce kuram, arkasından da kuramsal açıklamanın deneysel veya gözlemsel doğrulanması biçiminde sıralanan bir bilimsel etkinlikten söz edildiği gözlemlenmektedir. 20. yüzyılın önde gelen bilim felsefecilerinden Popper’in belirttiği gibi, artık “kuramlar dünyayı kusatmak, ussallastırmak, açıklamak ve ona egemen olmak amacıyla atılan ağlar”8 olarak görülmektedir. Dolayısıyla da ilerleme de kullanılmakta olan bir ağdan, ondan daha sık ve dolayısıyla da daha çok olguyu açıklayacak sekilde kurgulanmıs “yeni” bir ağı kullanmaya baslamaktan baska bir sey değildir. Örneğin, gördüğünü açıklamaya çalısan, baska bir deyisle görünen dünyanın görünen nesnelerinin gözlemlenen değisimlerinin nedenlerini ortaya koymayı bilim yapmak olarak anlayan Aristoteles’in salt duyulara dayanan bilim anlayısından,9 kurgusal ve imgeleme dayanan bir bilim anlayısına geçilmistir. Bu yeni bilim anlayısında kurama dayanmayan bir gözlem ve deney bile söz konusu değildir. Bu tarz bir bilim yapma anlayısının çağının felsefesine veya yerlesik düsünsel modeline nasıl etkide bulunduğunun ve bazen de nasıl çatısma ve çeliskiye yol açtığının bir diğer örneği de, düsünce tarihine Yeni Pozitivizm adıyla geçmis olan Viyana Çevresi’nin bilim anlayısıdır. Burada yalnızca gözlem ve deneyi pozitif veri saymak gibi, geleneksel Pozitivist kabullere bağlı olmalarına karsın, önermelerin anlamının doğrulanabilme yöntemleriyle özdes olduğunu ileri sürerek, bir önermenin doğrulanabilmesinin, doğru olup olmadığının gözlem, deney ya da mantık ve dil kurallarına dayanarak saptanmasıyla olanaklı olduğu kabul edilmektedir. Buna göre, doğruluğu gözlem ve deneyle saptanabilen önermeler ampirik, mantık ve dil kurallarına dayanılarak saptananlar ise analitiktir.10 Buradaki problem, doğrudan gözlemlenemeyen bilgilerin yani önermelerin anlamsız olarak kabul edilip, metafiziğin önermeleri gibi düsünülmesidir. Böylece pek çok teorik bilimsel bilgi dısarıda bırakılmıs olmaktadır. Durum böyle olunca bu görüsün elestirilmemesi düsünülemezdi. Çözüm için iki yol vardır: Ya doğrulanabilme ilkesinden vazgeçmek ya da yumusamaya gitmek. Viyana Çevresi’nin iki önemli temsilcisi Carnap ve Hempel bu ikinci seçeneği benimseyerek, teorik önermelerin doğrulanabilme ilkesi gereği anlamsız olmalarını önlemek için, doğrudan doğruya doğrulanabilen önermeler ile dolaylı olarak doğrulanabilenleri ayırt etme yoluna gitmislerdir. Buna göre teorik önermeler de dolaylı olarak doğrulanabilirler. Yani doğru olup olmadıkları kesin olarak bilinemez, ancak olasılıklı olabilirler.11 Bu süreçte özellikle Carnap, “doğruluk” ve “pekistirme” kavramları arasındaki ayırıma dayalı yeni bir anlayıs getirmeyi hedeflemesi bakımından farklılasmaktadır. Carnap’a göre, pekistirme, bir önermenin bilimsel olarak onanması veya yadsınması anlamına gelmektedir ve deneysel bilimin önermeleri hiçbir zaman kesin olarak onanıp yadsınmayan türden önermelerdir. Onlar, ancak belli bir derecede pekistirilebilir veya sarsılabilirler. Bu bağlamda Carnap, deneysel önermeleri, doğrudan doğruya denetlenebilen ve yalnızca dolaylı olarak denetlenebilen önermeler olmak üzere iki gruba ayırmakta ve bir ya da birkaç gözlemle yeteri kadar pekistirilmis veya sarsılmıs, bundan dolayı da apaçık bir sekilde onayacağımız ya da yadsıyacağımız önermeler durumuna “doğrudan doğruya denetlenebilme”; buna karsılık, kendisiyle belli bazı mantıksal ilgileri olan baska önermelerin denetlenmesiyle denetlenen önermeler durumuna da “dolaylı doğrulama” adını vermektedir.12 Burada açıkça ortaya çıkan düsünce sudur: Eğer, geleneksel pozitivist bilim anlayısı temel alınmıs olsaydı, 20. yüzyılın hemen neredeyse bütün fizik kuramları, özellikle de Einstein’ın Bilesik Alan Kuramı, gözlem ve deneye dayanmıyor olmaları nedeniyle bilimsel olarak kabul edilmeyip, “metafizik kavramlara dayalı açıklamalar” diye nitelendirilecekti. Bununla birlikte, olağanüstü bir düsünce örgüsüne bağlı olarak gelistirilmis olan bu dönem biliminin ortaya koymus olduğu büyük bilimsel bilgi yığını, yalnızca bilimsel bilginin gelismesini değil, aynı zamanda çağının yerlesik bilim felsefesini de dönüstürmeyi basarmıs ve bu yeni tarz bilim yapma etkinliğini betimleyen bir felsefi yapının doğmasına yol açmıstır. Bu yapının ayağının birini Yeni Pozitivizm, diğerini ise Paradigmacı bilim anlayısı olusturmaktadır. Bununla birlikte, bunlardan ikincisinde felsefeyle karsılasan bilimin verileri değil, bilim tarihinin verileridir.

EINSTEIN’IN BİLİMSEL ÇALISMALARININ BİLİM TARİHİ

AÇISINDAN ÖNEMİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

Doç. Dr. Hüseyin Gazi TOPDEMİR§

 

KAYNAKLAR

Barnet, Lincoln, Evren ve Einstein, Çeviren: Nail Bezel, İstanbul 1982.

Carnap, Rudolf, “Doğruluk ve Pekistirme”, Çeviren: Necla Arat, Çağdas Felsefe Akımları,

İstanbul 1979.

Einstein, Albert, İzafiyet Teorisi, Çeviren: Nihat Fındıklı, İstanbul 1976.

Einstein, Albert, Özel ve Genel Görelilik Kuramı, Çeviren: Aziz Yardımlı, İstanbul 1997.

Grunberg, Teo, “Neopozitivizm’in Bilim Anlayısının Elestirisi”, Bilim Kavramı

Sempozyumu Bildirileri, Ankara 1984.

Infeld, Leopold, Albert Einstein, Bilimsel Kisiliği ve Dünyamıza Etkisi, Çeviren: Cemal

Yıldırım, Ankara 1980.

Maxwell, James Clerk, “Ether”, Çeviren: Aziz Yardımlı, Uzay, Zaman, Özdek, İstanbul

1998.

Popper, Karl Raimund, Bilimsel Arastırmanın Mantığı, Çevirenler: İlknur Aka & İbrahim

Turan, YKY, İstanbul 1998.

Schaffner, Kenneth F., Nineteenth-Century Aether Theories, Oxford 1972.

Schilpp, Paul Arthur, Albert Einstein: Philosopher-Scientist, New York 1951.

Topdemir, Hüseyin Gazi, “Aristoteles’in Bilim Anlayısı”, Felsefe Dünyası, Sayı: 32, 2000.

Topdemir, Hüseyin Gazi, “Aristoteles’in Doğa Felsefesi”, Felsefe Dünyası, Sayı: 39, 2004.

Whittaker, E. T., A History of the Theories of Aether and Electricity, 1910.



 

 

Yorumlar (0)add
Yorum Yazin
quote
bold
italicize
underline
strike
url
image
quote
quote
smile
wink
laugh
grin
angry
sad
shocked
cool
tongue
kiss
cry
eksi not | arti not

security image
Lutfen resimdeki guvenlik kodunu girin


busy

Son Güncelleme ( Cumartesi, 05 Nisan 2008 )
 
< Önceki   Sonraki >





Add to Google

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu




Giriş

Blogum

Syndicate

Online kullanıcılar

Üye Bağlı Değil

Workflows